Ölüm Saati

8,50

( 3 kişi yorum yaptı )

Ölüm Saati

Sinema Filmi

1967

‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘In the Museum’ (Maurice Jarre).
Genç kızın evinde, yataktalar. Kendisini Mustafa olarak tanıtmıştı.
Gülay; “Gelişin, soruların boşuna değil. Adın Ahmet. Görür görmez tanımıştım seni. Polisler peşinde. Katilsin sen.”
Ahmet; “Değilim. Bunun için senin peşindeyim. Bu gece barda konuştuğun o üç adamın isimlerini, yerlerini söyleyeceksin bana.”
Gülay; “Söylersem benim kazancım ne olacak?”
Ahmet; “Servetin tamamı, bir milyonun hepsi... Kız ölürken bir madalyon verdi bana. Bu madalyonu götüren parayı alacakmış.”
Gülay; “Mademki her şey elinde o kadar paradan niçin vazgeçiyorsun?”
Ahmet; “Kendimi temize çıkarmak için. Kızı öldüren o herifleri ele geçirmek için.”


Jenerikte ‘A Man Could Get Killed’ (1966) için yapılan ‘Main Title’ ve ‘Beddy Bye-Str angers in the Night’ (Bert Kaempfert). Fethi’nin ‘34 FU 242’ plakalı ‘Dodge’ taksisi ile Taksim Alanı’na ve filmin ‘çakı gibi’ kahramanı Ahmet’i tanıyacağımız ‘Şoförler Kahvesi’ne gidiyoruz.
Delikanlı sıkıntılı günler yaşıyor. Annesinin ‘biçimsiz zamana gelen hastalığı’ nedeniyle ‘işler tersoya dönünce eski düldülü satmış’. Şimdi ‘el taksisinde’, bir arkadaşı ile ‘münavebeli’ çalışıyor.
Ayşe Hanım’ın hastaneye gelişi sedye ile. Bu durumda bile “İyiyim, hastanede ne içim var” diye bağırıyormuş. ‘Kimseyi üzmeyecek’ aklı sıra. İki ay çok çekmiş. Ama çıkışı, ‘şükür Allaha’, oğlunun kolunda ve yürüyerek.
Yeni taksiyi görmüş. ‘Pek de büyük, pek de fiyakalı’. Tam gelin taşınacak araba. Eski Düldül’ü soruyor oğluna. “İyi bir müşteri çıktı, sattım. Bunu aldım yerine. Biraz borçlandım ama zararı yok. Ödemesi kolay,”
Eve geldiklerinde yaşlı kadının komşu Şükriye’ye “Bunca masraf için bir kenarda 40 paramız mı vardı” demesinden ne durumda olduklarını anlıyoruz.
Ama beterin beteri var. Annesini hastaneden çıkardığı gün taksisine binen bir genç kız ve peşindeki çete nedeniyle yaşayacakları bu günleri de aratacaktır.
‘You Only Live Twice’daki (1967) ‘A Drop in the Ocean / Bond Averts World War Three’ (John Barry). Selma habire “Daha hızlı, lütfen. Kaçmam kurtulmam lazım” diyordu. Ahmet’in ‘bir polisin önünde durma’ önerisini bile kabul etmez. Bir faydası olmazmış. İzini kaybettirmekten başka çaresi yokmuş. Trafik ışıklarının da yardımı ile Orhan ve adamlarını atlatırlar. Genç kız, Fındıkzade’deki Hotel Topkapı’ya yerleşir.
‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘In the Museum’ (Maurice Jarre). Fakat Ahmet’i bulan çete ‘kızın nerede olduğunu söylemesi için’ zorlamaya başlar. Hasan Ceylan “Öyle bir işin peşindeyiz ki babamıza acımayız anlıyor musun” diyordu.
‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘Drive Around Paris’ (Maurice Jarre). Delikanlı, ne yapsın, mecburen oteli gösterir. Genç kız bir telefon görüşmesi yapıyordu; “Babamı öldürdüler, evet. Şimdi de benim peşimdeler. Ellerinden zor kurtuldum. İstanbul’da bir otelde geceyi bekliyorum. 2-3 saat sonra yanınızda olacağım. İnanmanız için madalyonu da getiriyorum.” Döverek ‘bir milyonluk servetin’ yerini söyletmeye çalışıyorlar. Orhan’ın sözlerinden bir şeyler anlamaya başlıyoruz; “O soygunu babanla yapmıştık. Bize kazık attı. Hepsini alıp kaçtı. Ama korkumuzdan yiyemedi. 2 yıl sonra bulup geberttik. Sana da yedirmeyeceğiz.” Kanlarını, canlarını vermişler bu işe. Ölümüne, servetin peşindeymişler. Bu sırada kahramanımız şaşkın bir şekilde olanları seyrediyor.
‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘War and Madness’ ve ‘On the Bridge’ (Maurice Jarre). Çıkan kavgada Ahmet’in bayılması ve kendine gelmesi bu melodilerle. Bir şey öğrenemeyen Orhan ve adamları kaçmışlar. Selma ise sırtından bıçaklanmış. “Ölüyorum. Bana yardımcı oldun. Para da senin olsun bari. Bu madalyonu götürünce milyonu sana verecekler” diyor. Keşke “Kim verecek? Nereye götüreceğim” sorularını da yanıtlayabilseydi.
Delikanlı, şimdi, hem polisten kaçmak hem de elindeki çok az bilgi ile mücevherleri ve çeteyi bulup üzerine atılan suçtan kurtulmak zorunda.
Şoför arkadaşları, çeteye ait tek ipucu olan ‘hususi, 61 model, tek kapılı, ‘34 FS 810’ plakalı ‘şevrole’yi aramaya başlarlar. [Bu arabayı ‘Suçsuz Firari’ (1966), ‘Parmaklıklar Arkasında’ (1967), ‘Zehirli Hayat’ (1967) ve ‘Eceline Susayanlar’ (1967) gibi filmlerden anımsıyoruz.]
‘Arabesque’deki (1966) ‘The Zoo Chase’ (Henry Mancini). Sürücülerin birbirlerini, tamircileri ve benzincileri uyarmaları bu melodi ile. Polis tanımasın diye geceleri bile koyu renk gözlük takıyor(!) Ahmet.
Annesi de “Öldürmemiş. Yalan söylemez benim oğlum… Sorun soruşturun bir kere acaba bir karıncayı bile incitmiş midir O. O’nu ben yetim büyüttüm. Kursağına haram lokma girmedi. Namus ve mertlikten başka bir şey bilmedi” diye yırtınıyor. Cinayet Masası’ndan Başkomiser Muammer Kurtalan ise başka fikirde; “Fakat kaçıyor. Demek ki katil.”
Kahramanımız, Rıfat’ın tamirhanesinde saklanmış. Konuşmaları çok çarpıcı. Başlı başına bir film gibi.
Ahmet; “Kapana kısıldım burada. Dört duvar arasında mahpustan beterim… Cinayet suçu üstümde. Polis peşimde. Hem günahsızım hem kaçağım. Deli olur insan, çıldırır be.”
Rıfat; “Ya bir de gebertseydin, içeri girseydin. 15 sene yatsaydın benim gibi. Karın sen zindandayken hastalıktan ölseydi. Kızın kimsesiz büyüyüp evlenseydi. Tahliyeden sonra gidip bulduğun zaman kovsaydı seni. ‘Katil’ diye bağırsaydı sana. ‘Anamın ölümüne sen sebep oldun’ diye ağlasaydı.”
Sonunda Fethi, muavini Çakal’dan bir haber getirir; “Müjdeler olsun Beyabiciğim. Seninkileri Nergis Bar’ın önünde görmüşler.”
Ama gazinonun kapısında ‘S Clob’ yazıyordu. [Burasını ‘Çifte Tabancalı Kabadayı’ (1969) ve ‘Fatoş Talihsiz Yavru’da (1970) tekrar göreceğiz.]
Şantöz Gülay, Sevim Tuna’nın sesiyle ‘Bağdat Yolu’nu (1967) (Cevat Ultanır) söylüyor. (Sevda Ferdağ bu giysiyi ‘Cibali Karakolu’nda Orhan-Cüneyt Arkın’ın düğününde giyiyordu). Çeteden Hasan Ceylan, Kudret Karadağ ve Necmi-Ali Seyhan biraz oturup giderler. ‘Bozuk çalmaları’ şoför henüz bulunmadığı için. Çakal da bir köşede Onları izliyordu. ‘Röntgenlerini almış evvel Allah’. Sanatçı ile ‘ayaküstü fısıldaşmalarından bir dalgaları olduğunu anlamış’.
Ahmet yetiştiğinde, Gülay’ın, bu kez Mediha Denmirkıran’ın sesiyle söylediği ‘Şu Güzeller Güzeli (İzmirlim)’ (1967) (Necip Mirkelamoğlu) başlamıştı.
‘The Maigret Theme and Other Film & Tv. Scores’ albümündeki (1960/63) ‘Lost Memory’ (Ron Grainer). Güzel şarkıcı ile gazinonun barında viski içerler. Haydutlara ulaşmak için başlayan beraberlikleri sonradan büyük bir aşka dönüşür.
Bu arada çetedekiler annesini öldürmüş. Gülay’dan Orhan’ın yerini öğreniyor kahramanımız; “Maçka’da Valideçeşme’de oturur. Deniz Apartmanı’nda, ikinci katta.”
‘Arabesque’deki (1966) ‘Dream Street’ (Henry Mancini). Elinde gösterişli bir İngilizanahtarı, eski konakta haydutları araması harikaydı. Orada değilmiş Orhan. Behçet Nacar “Tünel’de, Hurşit’in meyhanesindedir” diyor. Filmin burasında kopukluklar var. 2-3 saniye süren meyhane sahnesinden sonra başka bir evde görüyoruz kendisini. ‘Anacığını öldüreni’ öğrenecek belki.
‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘Exit Maxim’ (Maurice Jarre). Ama sille tokat konuşturmaya çalıştığı Orhan’ı Hasan Ceylan iki el ateş ederek susturur. “Öldürttüm. Mecbur etmiş çocukları.” Bundan başkasını öğrenemez çete reisinden. Geri kalan dakikalarda ‘anasını kimin öldürdüğü’ yok.
Filmin sonraki 4 dakikası kaçırılan Gülay’ı kurtarmakla geçiyor. Yetişmese uçurumdan atacaklardı genç kadını. Suçu ‘ihanet ve kahpelikmiş’.
‘Neyle Bayati Makamında Giriş Taksimi’. Ayşe’nin cenazesi Fatih Camisi’nden kaldırıyor. Başkomiser Muammer de oralarda; “Ahmet’in masum olduğuna inanacağım geliyor. Annesini de öldürdüklerine göre bu işte mutlaka karanlık bir nokta var. Yeni bir tahkikat daha açmak zorundayız.”
‘Saba Makamında Ney Taksimi’. Kahramanımız da biraz uzaktaki arabada gözyaşları içindeydi; “Affeyle anacığım. Seni omuzlarımda taşımayı bile çok gördüler. Son vazifemi bile yapamıyorum sana. Oğlundan bir istediğin vardı belki. Söyleyecek bir sözün, belki bir dileğin vardı. Duyamadım, yapamadım.”
Sonunda Selma’nın oteldeki telefon görüşmesini (İzmit-49 36) araştırarak ‘servetin yerini bulur’; Ankara Yolu üzerinde eski bir çiftlik. Buranın sahibi Cahit Irgat (filmdeki adını öğrenemiyoruz) genç kızın öldüğünü öğrenince ‘soygun ganimetini’ Ahmet’e verir.
‘The Night of the Generals’daki (1967) ‘On the Bridge’ (Maurice Jarre). “Olacağı buydu… Lanetli bu servet… Sıra bana da gelmeden al şu çantayı ve defol. Babasının çok ekmeğini yemiştim. Ben de itin biriydim zamanında. Sonra tövbe ettim. Şuracığa çekildim. Bir soygun yapmışlar. Babası bana getirdi serveti. Diğerlerine de kazık atmıştı. Yakalanmaktan korkuyordu. ‘Şayet bana bir şey olursa bari kızım rahat ve paralı yaşasın’ demişti. Selma’yı tanımıyordum. Bir parola bulduk sonunda. Mücevherlerin içinden o madalyonu aldı. Bunu kim getirirse çantayı O’na verecektim.”
Onca debelenmenin ardından mücevherlerle çeteyi polise teslim edip aklanması ve kan revan içinde de olsa sevdiği kıza sarılması öldürülen annesinin acısını unutturmuş mudur acaba?


Tanışıkları gece “Şöyle daha rahat eğlenmek için” gittikleri Bar’da striptiz yapan sanatçıyı seyrediyorlar. [‘Acı Günler’deki (1967) Turgut-Ayhan Işık da aynı masada Nilhayat’ı dinlemişti.]
Gülay; “Buraya kaç aydır ilk defa bir erkekle geliyorum. Seni sevgilim sanacaklar.”
Ahmet; “Olmayacak mıyım?”
Gülay; “Oldun bile. Tatlım benim.”
Bakışları tıpkı, filmin fon melodisi ‘Strangers in the Night’ın [unutulmaz ‘du bi du bi du’ (doo be doo be doo) ile biten] sözleri gibi (Charles Singleton / Eddie Snyder); “Something in your eyes was so inviting,//Something in your smile was so exciting,//Something in my heart,//Told me I must have you.”
Sevda Ferdağ, bu sahnede omuzlarını örten gösterişli kürkü ‘Cibali Karakolu’nda (1966) da kullanmıştı.
(Yazan: Murat Çelenligil)

Künye

Yönetmen Ertem Göreç
Senaryo
Yapımcı Berker İnanoğlu
Görüntü Yönetmeni Nejat Okçugil
Süre 76 dk
Tür Macera, Polisiye
Özellikler Siyah Beyaz
Ülke Türkiye
Etiketler Gazino, Mahalle, Otel Daha Fazlası

Ekip

Kurgu İsak Dilmen (Kurgu)
Sanat Yönetmeni İsmail Gonca (Sanat Yönetmeni)
Yapım Ekibi Sadri Karan (Yapım Amiri)
Yönetmen Ekibi Samim Utku (Reji Ekibi)
Kamera Ekibi Mehmet Ali Özdemir (Kamera Asistanı)
Bedrettin Özal (Set Fotoğrafları)
Post-Prodüksiyon Ender Teker (Negatif Kurgu)
Refik Onubil (Jenerik Tasarım)
İbrahim Üstüner (Laboratuar)
Hüseyin İnci (Laboratuar)
Şeref Mehtap (Kopya Baskı)
Fehmi Acar (Kopya Baskı)
Işık Ekibi Aydın Yurteri (Işık Şefi)
Mehmet Çakar (Işık Şefi)
Ses Ekibi Necip Sarıcıoğlu (Ses Kayıt)
Mustafa Kent (Senkron)
Müzik ekibi Sevim Tuna (Şarkılar)

Firmalar

Ender Işık Servisi (Işık)
Lale Film (Film Hazırlık)
Er Film (Yapım)

Son Yorumlar (3)

sinemaadamı avatar sinemaadamı 17 Ocak 2016 15:32:55

8

ayhan ve ertem işbirliğiyle çekilmiş acı günler kadar olmasada kendini izlettiren bir film. bana göre siyah beyaz dönemin en iyi filmlerini izzet günay ve ayhan ışık çeviriyor. 70 lerde onların yerini kadir kartal ve cüneyt alıyor. tabi 60 larda yılm az güney ve ekrem borayı da unutmamak gerek tıpkı 70 lerde serdar gökhan,irfan atasoy ve tarık akan gibi isimleri hatırlamak gibi :))

benimsinema avatar benimsinema 17 Haziran 2013 13:13:25

7

kader kismet iste, soför ayhanin basina gelenler, pismis tavuga bile gelmez... müsterisinden dolayi, katil damgasini yer.... kendisini temize cikarmak icin asil katillerin pesine düser... bu yoldada sevdayla yollari kesir...sevda kacakcilarla calisir ken, ayhana yardim eder...

kamil zafer 25 Aralık 2008 11:35:12

6

   Bela geliyorum demez.Şoför Ahmet o gün sağından mı kalkmıştır yoksa solundan mı.Büyük bir ihtimalle amuddan.Kör talihin katmerlisi teşrif etmiş bir kere yapacak bir şey yoktur.Hesap edin ki annesinin cenazesine katılma izni bile vermez.Akıcı güzel bir film.S.Ferdağ'ın süzgün,sımsıcak bakışları ve müthiş albeniye sahip doyumsuz güzelliği ise cabası. 25.12.08   Zafer ALGAN

Yandex.Metrica